istanbulescortsitesi
Bugun...


Esmeri Alev Ekebaş

facebook-paylas
PROF. DOĞAN GÖÇMEN, FELSEFE SÖYLEŞİSİ Moderatör: KEMAL SÜMER
Tarih: 16-10-2019 20:22:00 Güncelleme: 16-10-2019 20:22:00


(Esmeri Alev Ekebaş)

Kemal Sümer’in moderatörlüğünü üstlendiği Kültür Söyleşileri, Prof.Dr. Doğan Göçmen’in katılımı ile start aldı.

Datça Kent Konseyi Kültür Sanat Bilim Grubu, Datça Belediyesi katkılarıyla, Moderatör Kemal Sümer’in başlattığı ‘Kültür Söyleşileri’nin son konuğu Prof.Dr. Doğan Göçmen’di. ‘Felsefe Söyleşisi’, Datça Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.

Felsefeci Prof. Dr. Doğan Göçmen; 9 Eylül Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi

Datça halkı, Kültür Merkezi’ndeki Felsefe Söyleşi’sine katıldı. Söyleşi, iki bölümden oluştu. İlk bölümde; ‘Doğa ve Kültür’ ve ‘Üretim ve Mülkiyet’, ‘İnsanın Doğaya ve Kendine Yabancılaşması’, ‘Doğanın ve İnsanın Metalaşması’, ‘Uygarlık Krizi ve Perspektif’ konuları üzerinde konuşuldu. Söyleşinin ikinci bölümünde izleyicilerin soruları cevaplandı.

Moderatör Kemal Sümer, söyleşinin başında; ‘9 Eylül Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Doğan Göçmen kimdir, kısaca tanıttı: ‘‘Prof.Dr. Doğan Göçmen, 1964 Gaziantep doğumlu. Evli ve iki çocuk babası. Yüksek öğrenimini yurtdışında yaptı. Hamburg Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler ve Felsefe okudu. Lisansını Sosyoloji üzerine aldı ve Robert Owen’ın eğitim ve toplum teorisi üzerine olan bir tezle tamamladı. Yüksek lisans ve doktorasını da Edinburgh Üniversitesi’nden aldı. Yüksek lisans tezi sırasında; modern mülkiyet, devlet ve toplum teorileri üzerine çalıştı. Doktora tezini, iktisat ve ahlak ilişkisi üzerine yazdı. Türkiye’de yayınlanmış ‘Modern Felsefe’ adlı bir kitabı bulunmaktadır. Amerika ve Britanya’da yayınlanmış İngilizce bir kitabı bulunuyor. Türkçe, Almanca, İngilizce ve Rusça, sayısız makaleleri yayınlanmıştır ve makalelerinin hepsine internette bedava ulaşılabilmektedir.”

Felsefe Söyleşisi’nde, ana başlıkları belirttikten sonra bir felsefe kitabında etkilendiği bir bölümden bahsetti. Brian Hegi, ‘Yeni Düşünen Anlar’. 1970’li yıllarda 20. yüzyılın önde gelen filozofları ile bir söyleşi projesi hazırladı. Bu projeyi BBC’ye sunuyor. Kabul ediliyor fakat içerden aykırı sesler de var. ‘Sizin filozofla yapacağınız söyleşinin hiçbir görsel değeri yok. Bir hareket yok, bir estetik yok. Siz bunu niye radyoda yapmıyorsunuz? Biz televizyonlarda başka programlar yapalım’. Brian Hegi, ‘Yetenekli kişilerin bildikleri şeyler üzerinde konuşmalarını seyretmenin büyük bir çekiciliği vardır. Aynı şeyi radyoda dinlemekle hiçbir şeyin kaybolmayacağını söylemek yanlış ve aptalcadır. Bir kimsenin düşündüklerini anlatmasında işin işine sözsel olmayan pek çok öğe girer. Hali, tavrı, jestleri, yüz ifadeleri, fiziksel çekingenlikleri, duraksamaları ve en önemlisi de gözlerinin canlılığı. İnsanları düşünürken seyretmek büyüleyicidir. Hele bu işi iyi yapıyorlarsa.’ Felsefe ile ilgili düşüncelerimizi berraklaştıracak kısa bir sayfa okuma yaptı.

Herhangi bir kimse felsefeye neden ilgi duysun?

Felsefe niçin önemlidir?

Felsefe tam olarak nedir?

Kendi isteği veya eğitim yoluyla felsefeye ilgi duymamış bir kimseye, felsefeye ilgi göstermesi için ne gibi nedenler öne sürülebilir?’

Her şeyden önce felsefi sorular, kendinden ilginç sorular. Çoğu kez de bu sorular birçok normal inancının temelinde yatan varsayımlarla ilgili. İnsanlar, varsayımlarının fazla irdelenmesini pek istemezler. İnançlarının temellerini anlamaya itildikleri zaman kendilerini rahatsız hissetmeye başlarlar ama aslında sağduyuya dayanan pek çok inancın temel varsayımları felsefi çözümlerin alanına girer.

Moderatör Kemal Sümer, bu konuşmasının ardından, ‘Felsefe nedir? Filozof kimdir?’ diye ilk sorusunu Prof.Dr. Doğan Göçmen’e yöneltti.

Prof.Dr. Doğan Göçmen, konuklara, felsefe söyleşisine katıldıkları için teşekkür ederek söze başladı: ‘Felsefe deyince genellikle bizim dışımızda olan bir şey olarak algılıyoruz. Felsefe deyince; felsefe tarihinde olan, felsefe kitaplarında olan felsefi bilgi olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla o kitaplar da bizim dışımızda bir yerlerde olduğu için, bizim konuyla ilişkili olmadığımız kitaplardan, bu topraklarda bizimle çok ilişkili olmayan bir uğraşmış gibi algılıyoruz. Oysa felsefe, aslında doğrudan bizim içimizdedir. İnsan düşünmeden edemeyen bir varlık. Uyurken de düşünen bir varlığız. İster rüya görelim ister birbirimizle sohbet edelim, her zaman için rüyamızda da sohbetlerimizde de yalnız kaldığımız zamanlarda kendi kendimize ettiğimiz sohbetlerde de, aslında hep iki kişi vardır. Ve iki kişi, bir düşünce üzerine konuşur, bir fikir üzerine konuşur. Bir sorun, bir sorunun çözümü üzerine konuşur. Çocuklar da birbirleri ile oyun oynarken, düşünmeyi düşünerek oynarlar aslında. Bizim en sıradan ilişkilerimizin kurgusu, yapısı felsefidir. Birisi bir şey söylüyor, diğeri onun üzerine düşünüyor. Günlük hayatımızda bunlar felsefe yapma tarzlarımızdır. Televizyon izlerken haberlerde birisine kızarsınız, kızdığınız anda da aslında öfke halinde de olsa felsefe yapıyorsunuzdur. Çünkü; bir düşünce üzerine, bir eylem üzerine, bir olay üzerine, olayın doğruluğu yanlışlığı üzerine ne yapıyorsunuz, düşünüyorsunuz. Bu, felsefi yapının ta kendisidir.

Felsefeyi meslek olarak yapmak zorunda olan benim gibi insanlar, başkalarından farklı olarak mantığı biliyoruz. Yani düşünmenin kurallarını, önemli yasaları biliyoruz. Spontane düşünme, yerini, düzenlenmiş olan bir felsefe yapma tarzına bırakıyor. İnsanlık tarihinin geliştirmiş olduğu kavramlar var. Felsefi kavramlar. Bir çocuk da iyiyi, güzeli görüyor, filozof da görüyor. Bir filozof görünce, iyi- güzel-kötü kavramını, insanlık tarihindeki anlam tarihini bilerek konuşur. Kavramların anlamını bilerek, daha bilinçli konuşur. Bir filozofun, felsefe tarihini de iyi bilmesi gerekir. ‘İnsan, yaptığı şeyin tarihini çok iyi bilmelidir.’

Felsefe yapanlar, felsefe tarihini de çok iyi bildikleri için Platon’cu, Aristoteles’ci, Marx’cı, Kant’cı düşünce bunları bildiği için, kendisine düşünme alanında büyük bir özgürlük alanı sunar. Düşünme alanında gidip gelerek, düşünme tarzını çok dinamik kılar.

Filozof kimdir?’ diye sordunuz. Filozof, aslında hepimiziz. Biz; felsefe tarihi, mantık ve kavramları iyi biliriz. Ama aslında hepimiz filozofuz.’

Moderatör Kemal Sümer: ‘Bu kıyılarda, Ege’de kalarak soruyorum; ‘İlk filozof Milatoslu Thales, Anaksimandros, Miletli Anaksimenes, bu filozoflar niye doğayla bu kadar uğraştılar? Ne dertleri vardı.? Doğayı temel alıp bir felsefe kurmaya başladılar?’

Prof.Dr. Doğan Göçmen: ‘İster felsefe tarihini alın ister doğa bilimleri tarihini alın, doğa felsefesi tarihine bakın, insanın aslında iki şeyi aradığını görürsünüz. Her şey bunun etrafında yürür. Bir tanesi, doğada düzen arayışı. Aradığımız şeyler birbiri ile o kadar çelişkili şeyler ki! Bu farklar, çelişkiler nereden geliyor? Etrafımızdaki çok çelişkili dünyayı bir biçimde açıklamak durumundayız. İnsan için meraklı varlık denir. Merak, aslında bizim sonradan edindiğimiz bir şeydir. Spontane, kendinden oluşan bir şey değil. Belki de düşünme konusunda en tembel varlıklardan birisiyiz. Bu bizde bir eğilime, bir hazza dönüşüyor. Bilginin kendisini edinme bir haza dönüştüğü için, o uğraşı ediniliyor. Çok güçlü bir güdümüz var, etrafımızdaki çelişkili şeylerden anlama, açıklama çabamızın arkasında yatan. Çelişkilerle, farklılıklarla dolu dünyamızın zihnimize yansıması, zihnimizin bu birbiri ile çelişen sayısız resimlerin, tabloların oluşması ile zihnimiz bunları resmediyor, yansıtıyor. Zihnimiz bir fotoğraf makinası gibi çalışıyor daha çok. Ezber, bizim doğamıza aykırı bir şeydir. Zihnimizin resmetmesi sonucu bizde bir bilinç oluşuyor. Birbiri ile çelişen karmaşık bilinç dünyamızı, biraz düzenlenebilmesi için, dış dünyada bizim gördüğümüz çelişkiler arasında, yasalar arayışına gitmemiz gerekir. Yanı kalıcı olan ne orada? Düzenleyici olan ne orada? Bunları ortaya çıkartabildiğimiz oranda o karmaşanın içinde bir düzen keşfettiğimiz zaman, zihnimizde doğal

olarak düzenlenmeye başlıyor. Bırakalım karmaşık kalsın, neden düzenliyoruz? Bunu diyen, tercih eden insanlar da var. Bu; aslında doğayı neden araştırıyoruz, sorguluyoruz sorusunun ikinci yanıtıyla ilgili. Etrafımızda birçok şey olup bitiyor. Kimi var oluyor, kimi yok oluyor. Doğadaki bu hareketin kaynağı nedir? Nedir hareket ettiren? Hareket ettireni bilmek neden önemli? İnsan hastalanınca doktora gidiyor. Doktorun verdiği ilacı alıyorsunuz iyileşmek için. Şöyle ya da böyle, sonunda doğal bir varlık olduğunuzu kabul ediyorsunuz. Zaten kutsal metinlerde aslında, Tanrı insanı doğayı işleyerek var etti deniliyor. Orada bile insanın doğal bir varlık olduğunun kabulü var. İnsan doğal bir varlıktır. İnsan doğal bir varlıksa, onu hareket ettiren ne? Benim var olmamı, hareket etmemi, şu an ağzımdan çıkan sözümü önceden belirleyen benim üstümde bir güç varsa, o zaman benim özgür olmam mümkün değil. Ben önceden belirlenmişimdir ve önceden belirlenene göre davranıyorum, hareket ediyorum, yani kaderim neyse onu kabul ediyorum demektir. Başıma ne geliyorsa onu yüce bir veri veya bilgi olarak kabul edip, katlanmak durumunda oluyoruz. O zaman insanın özgürlüğü ne? Jean Jacques Rousseau’nun güzel bir sözü var: ‘Tamam, Tanrı’nın yarattığını kabul ediyorum ama hastalandığım zamanda doktora gidiyorum.’ Yani hastalandığım zaman hastalığı bir kader olarak kabul etmiyorum. Yani hastalığa başkaldırıyorum. Hastalığı yenmek için mücadele ediyorum. Doğadaki hareketin kaynağını bulabilirsek, düzeni bulabilirsek, insanın kendisini anlayabiliriz. O zaman insanın özgürlüğünü aslında doğada temellendirdiğini görürüz. Doğanın üstünde bir güç kabul ettiğimiz zaman, her şeyi hareket ettiriyor demektir ve özgürlüğü hemen unutabilirsiniz. Doğadaki hareketin kaynağı, doğaya içkindir derseniz, insan doğal bir varlıktır dersiniz. İnsanı hareket ettiren şey, bizzat insanın içindedir. İnsanı hareket ettiren şey, insana yabancı değildir. Doğa filozofları, Thales ile başlayan büyük macera hem doğa güçleri karşısında hem toplumsal yapı, insanın özgürlüğünü temellendirmeyi amaçlıyor. İste felsefenin ulaştığı, doğa bilimcilerin de ulaştığı bu. Yerçekimi teorisinin burada çok önemi var. Aristoteles, ‘Doğada hareketin kaynağı, doğaya ilişkindir.’ der. Aslında bunun matematiksel kanıtı, yerçekimi teorisi ile Isaac Newton ile geliyor. Doğanın hareketliliğinin kanıtı yine kendisindeyse, hareketliliğinin kaynağı kendisinde olan şeylere biz, doğal varlık diyoruz. İnsan da kendi kendine hareket eden bir varlıksa, o zaman insanın kaderi kimin elindedir? İnsanın kaderi kendi elindedir. Hiçbir doğa üstü güce, hatta doğal güce bile tabii olmaya, kendisini tabii kılmaya mahkûm değildir. Doğada kendi özgürlüğünü oluşturabilir.

Thales neden felsefe tarihinde yeni bir evre açıyor? Felsefe tarihini neden Thales ile başlatıyoruz? İnsanların ilk dönemlerinde, doğayı ve dünyayı açıklarken, sadece Yunan mitolojisinde yok, Latin Amerika, Hint, Amerika, Çin mitolojisi’nde de var. Milotos Okulu diyoruz felsefede. Milotoscular ne yapıyor? Bu arada Thales, Milotoslu değil. Bir politik sığınmacı olarak Miletos’a geliyor. Bir tüccar. Ne zaman yola çıkacak gemisiyle? Ne zaman dönecek? Bunları hesaplıyor. Mitolojideki anlatma tarzı, efsane, destan ile anlatma tarzı. İlkel meta üretiminin olduğu dönemler. O efsanevi anlatım, mesela birden bire şimşekler çaktığı zaman Tanrı öfkelendi gibi anlatımlar, somut yaşamsal sorunların peşinden koşan Thales’i tatmin etmiyor. Ne yapıyor? O seyahatleri sırasında Mısır’da, diğer uygarlıklarda astronomi ile karşılaşmış, matematikle, geometri ile karşılaşmış ve onların uzayın ve doğanın açıklanması konusunda, hem de bunların matematiksel olarak hesaplanması konusunda. Matematiksel olarak hesaplarsanız, bunun bilgisine tam olarak sahip olursunuz. Thales tam da bunu yapıyor. O zamanlar savaşlar yapılınca, bunu kader olarak kabul ederlerdi. Thales, savaş yapılacağı zaman güneş tutulması olacağını matematiksel olarak hesapladı. Şu tarihte ve şu saatte güneş tutulacak diye önceden duyuruyor. O günde iki ordu arasında savaş var. Savaş sırasında, o gün o saatte Thales, bir peygamber gibi muamele görmeye başlıyor. Merak sonradan oluşan bir şey ama son derece yaşamsal. Biz, insan olarak kendi kaderimizi kendi elimize almaya çalışan varlıklarız. Özgürlüğümüz, yaşamımız, hayatımızda attığımız her adım ona bağlı. Henüz oluşmamış bir zamana adımımızı atmaya çalışıyoruz. Ne yapıyoruz? Adımımızı atmadan öngörebilmek istiyoruz. Bizi zaten ahlaklı yapan o. Öngörebilme kapasitesi. Bu, ancak ve ancak akla ve bilime dayanarak baktığımız oranda gerçekleşir.’

Moderatör Kemal Sümer: ‘Düşüncenin, düşünceyi sevmenin, Filosofia sözcüğünün kökeni olmak anlamında bilgiyi, bilgeliği seviyor olmak kavramını, felsefenin insanın kültür hayatında temel bir yapı olarak yer alması Thales’den sonra oturmaya başlamış diyebiliriz. Doğaya olan ilgimiz, merakımız, ne olup bittiğini anlamaya çalışmak için ilk elimizi attığımız yer. Belki de son elimizi attığımız yer doğa olduğu için bu şekilde başlıyor. Acaba zaman içerisinde düşünüyor olmak, onun üzerinde çıkarımlar yapmaya çalışmak, neden sonuç ilişkilerini kurmaya çalışmak, aslında doğayı çözmeye çalışmanın da ötesine mi geçmeye çalışıyor? İnsan, düşünen bir varlık olma meselesini kültürünün temeline yerleştirmiş oluyor. Kültür dediğimiz yapının içerisine felsefenin girmesi, bütünüyle ne anlam taşıyor? Doğayı gözlemleyip, doğaya sorular soruyor olmak ve oradan elde edilen bilgilerin hayata geçirilmesi, üretimde daha belirgin işler yapılması anlamında dönüştürücü bir yol da açmış oluyor. Doğa filozofları ile başlayan bu süreç, düşünme, yanıtlar arama, bu yanıtları somut temellere bağlama çabası, üretimi ve mülkiyet ilişkilerini hangi yönde etkiler?’

Prof.Dr. Doğan Göçmen: Çok anlamlı ve derin bir soru. Doğayı araştırmak demek, aynı zamanda insanı araştırmak demek. Doğaya bakış açımız, doğrudan insana bakış açımızı belirler. İnsanın doğayla kurmuş olduğu ilişki biçimi, insanın kendisiyle ve toplumla olan ilişkilerin düzenlenmesiyle ilgili bir şey. Doğaya bakışımız, doğrudan yaşam tarzımızı belirler. Felsefenin tarihi, doğayı sorgulamak, doğayı anlamak çabasıyla başlıyor. Bugüne kadar birikmiş olan müthiş bir miras vardır. Doğayı anlamak demek, bizim için yaşamsal bir anlam taşır. Felsefe hayatımıza girince doğa ile olan ilişkilenmemiz önem taşır. Felsefi bakış işin içine girince, insan doğayı doğa olarak anlamaya başladı. Doğayı, doğanın kendisinde aramaya başlamak, bulmak, açıklamak çabasına giriyor. Önceki efsanevi anlatımda, zihnimizde kabul ettiğimiz, doğada olmayan bir şeyi doğaya empoze etmeye çalışmak. Aslında doğayla olan yabancılaşmasının başka bir tarzıdır. Sofistliğin kurucu babası Protagoras, insanlık tarihinde ilk kez bir ayrım yapıyor. Doğanın kendisinin yasa koyuculuğu söz konusu. Doğanın kendisi yasa koyucu. Yani insan o yasalara tabidir. İsteseniz de istemeseniz de yerçekimini kabul etmek zorundasınız. Doğanın yasalarını dönüştürebiliriz, yaşamımızı düzenlemek için. İnsanın düşünme tarihinde mitostan logosa geçiş alanı var. Esidios’un kendisinin yaşadığı adalet sorunu var. İnsanlar arasındaki adaletsizlik, eşitsizlik nereden geliyor? Mitos açıklayamıyor bunu. Esidios, en sonunda yargıçlara ‘Rüşvet yemeyin’ diyor. Kendisine karşı haksızlık yapan kardeşine, ‘Rüşvet yedirme’ diyor. Dürüst davran diyor, çağrı yapıyor. Çağrıyla kimse imana gelmiyor. İnsanlar arasındaki ilişkilerde adaletsizlik, eşitsizlik varsa, bunun da bilimsel olarak açıklanması gerekir. Bunu açıklayabilmek için içinde yaşadığımız kültür dünyasının şekline bakmak gerekiyor. Nedir yaşam tarzı? Nasıl yaşıyoruz? Kültür dünyamızı nasıl yarattık, nasıl düzenliyoruz? İnsan toplumu, insanın yaşamını iyileştirmek, muhafaza etmek için kurulduysa. Toplumun içeriği ve toplumun merkezinde insan denilen varlık varsa, bu toplumun işleyişi neden insanlık dışı ilişkileri ortaya çıkartıyor? Neden birbirimizi boğazlıyoruz? Neden birbirimizi öldürüyoruz? Bizim kendimize kurmuş olduğumuz kültür neden bizi canileştiriyor? Bunun açıklanması için bilimsel bir bakış açısı gerekiyor. Thomas More’un Ütopya adlı bir kitabı var. Muhteşem bir kitaptır. Thomas More şöyle diyor: ‘Gelin dünyadaki tüm zenginliği herkese, matematiksel olarak eşit bir şekilde dağıtalım. Ama kapitalizmde insanlar, istedikleri kadar mülkiyet edinme hakkına sahip oldukları koşullarda çok fazla zaman geçmeyecektir, piyasalar bazılarımızın elinden mülkiyetini alacaktır, mülksüzleştirecektir. Bazılarını zenginleştirecektir. Ondan sonra hükümet bu sorunu çözmek için ne yapacaktır? Yamalamaya çalışacaktır. Oraya yama patlayacaktır, buraya yama patlayacaktır. Sonunda iş kontrolden çıkacak ve toplumun kendi kendine şiddet uygulaması durumuna dönüşecektir. Kültürü biz, uygarlaşmak için, yaşamımızı idame ettirmek için yarattıysak, neden birbirimize karşı vahşice davranmaya başlıyoruz? Hepimiz uygarlaşmak istiyoruz. Kimsenin yalan söylemesini istemiyoruz. Herkesin bize dürüst ve samimi olmasını istiyoruz ama biz herkese karşı dürüst ve samimi olamıyoruz. Bunu anlayabilmek için

bilimsel bir bakış gerekiyor. René Descartes’ın deyişiyle: ‘Bütün bu meselelere filozofun gözüyle bakabilmek gerekli. Karl Marx’da Das Kapital’de bu konularda çok şey söylüyor.’

Moderatör Kemal Sümer: ‘Üretim mülkiyet meselesi, bahsettiğimiz insan ilişkilerinin dejenerasyonuna, kötü yapılaşmalara, cinayetlere, soygunlara, sınıflaşmalara, vs. neden oluyor mu? Bunlar oluyorken, insandaki yansıması, yabancılaşma dediğimiz kavram olarak mı ortaya çıkıyor? Doğaya ve kendimize yabancılaşmamızı bu yapı içerisinde nereye oturtacağız?’

Prof.Dr. Doğan Göçmen: ‘Harika bir soru. Benim de üniversite dönemlerimden beri üzerinde çalıştığım konulardan birisi. Mitolojide de aslında insanın yabancılaşması söz konusu. Esidios. İnsanların ilişkilerini emek kavramına dayanarak yeniden düzenlemeye çağırmak, aslında insanın hayatında bir şeylerin ters gittiğini görmekten kaynaklanıyor. Emeğe dayalı bir toplumu örgütlersek, o zaman belki adaletsizlikleri aşabiliriz. Üretim orada gerçekleşiyor, insanın karnı orada doyuyor, vs. İlk mitolojilerden itibaren bizi sürekli uğraştıran bir şey bu yabancılaşma sorunu. Rousseau. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı, muhakkak biliyorsunuzdur. İnsan özgür doğar, ama her tarafı zincire vurulmuştur sözü. Bugün yaşamış olduğumuz ekolojik krizi, iklim değişimi, sera etkisi, gdo sorunu, tohum sorunu, her şey tekelleşiyor, birtakım şeyleri uluslararası tekellerin onayı olmadan gerçekleştiremiyoruz. İnsanlığın geleceğini düşündüğümüzde, aslında korku verici duygu oluşuyor. Nereye bakacağız o zaman? Thomas Hobbes: ‘İnsan insanın kurdudur. İnsanlar neden birbirleriyle savaş halinde?’ sorusunu soruyor kendine. Modern insanlık için söylüyor bunu ama bütün insanlık tarihine de, yazılı insanlık tarihine de indirgeyebiliriz bunu. Rönesans insanı olarak kendisi şu sonuca ulaşıyor: ‘Görebildiğim kadarıyla, her türlü rekabet ilişkisi, sıcak savaş değil sadece, bir çeşit savaş ilişkisidir.’ Peki insanlar arasında rekabet neden oluyor? Thomas Hobbes: ‘Savaşın nedeni, bireyler arasında bile, kıtlıktır. Kıtlığı aşabilirsek, toplumu refaha ulaştırıp, zenginleştirebilirsek, üretimi arttırarak, endüstriyi geliştirerek, vs. o zaman toplumu zenginleştirebiliriz. Böylelikle kıtlık ortadan kalkarsa, üretim bakımından yeterince kaynak olursa, insanlar birbiri ile savaşmayacak. Üretmiş olduğumuz şeyi en iyi nasıl dağıtabileceğimizi araştıracağız. Toplumun zenginleşmesi, üretim kapasitesinin artması, gerekiyor ve böylelikle toplumun iç savaşının kökünden çözülmesi gerekiyor. İnsanın kendi kendisiyle ve diğerleri ile yabancılaşması durumu, doğal olarak insanın doğa ile de yabancılaşması durumuna yansıyor. Adam Smith için en büyük sorun İnsanlığın yabancılaşmasının nasıl çözüleceğini Karl Marx, Das Kapital kitabında anlatıyor. Biz, modern insan olarak doğayla kendimizi nasıl ilişkilendiriyoruz? Doğa, meta üretmiyor. Doğa, doğal nesneler üretiyor. Doğa üretiyor, al bunu dönüştür, karnını doyur diyor. Modern insanın özgürlüğünü belirleyen bir yerde, cebindeki parasıdır. Biz ürettik ama ürettiğimiz şey bizim özgürlüğümüzü sınırlayan şeye dönüştü.’

Moderatör Kemal Sümer: ‘Uygarlık krizi dediğimiz şey nedir?’

Prof.Dr. Doğan Göçmen: ‘Doğa üzerine konuşmak, zorunlu olarak ahlak üzerine konuşmaktır. Bir yaratan doğa var, bir de yaratılan doğa var. Yaratan doğa, doğal varlıkları üretiyor. Aristoteles’e göre: Yaratan doğa olarak insanın doğaya müdahale etmesi konusu önemlidir. Kendisini üretecek olan, kendisini büyütecek olan üreten değerleri, kendisinde barındıracak olan nesneleri yaratıyor. Doğadan gereksinimiz kadar alsak, doğaya kendisini yenilemek için yeterince zaman tanısak, bu sorun en azından bu kadar şiddetli bir şekilde karşımıza çıkmaz. İnsanlık atom bombalarının üzerinde oturuyor. Bu, ilk bakışta basitmiş gibi görünen ilişkilerden kaynaklanıyor. Doğanın metalaşması, sonra insanın kendi kendini metalaştırmasına dönüşüyor. Her şeyin alınıp satıldığı bir dünyada anlam kalmaz. Son yıllarda hem de kendi ülkemizde intiharlar hızla artmaya başladı. Bu saçma sapan dünyaya ben niye geldim diye, yaşamına anlam veremeyip intihar ediyorlar. Son elli yıldır insanlık genel bir kriz içerisinde. Ahlak krizi, anlam, krizi, değerler krizi, ekolojik kriz, yani yaşamımızın her alanı, özel ilişkiler dahil kriz halinde. Anlam çürümesi, değer çürümesi, ahlaki çürüme içinde. Karl Marx, Das Kapital birinci bölüm; sonunda kapitalist toplumda nasıl yaşadığımı ben size anlattım. Hikaye, sizin hikayenizdir. Her birimizin özgürlüğünün teker

teker herkesin özgürlüğünün ön koşulu olduğu bir toplum. Üretimin kontrol edilmesi, insanın doğa ile ilişkilendiği bir konu. Bugünkü toplum, insanlığın hep beraber ürettiği mülkiyetin %90’ı 60 ailenin elinde. Marx’ın bahsettiği şey, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet. Eğer ekolojik krizden bahsediyorsanız ve ekolojik krizi çözmek istiyorsanız, en önemli şey bütün insanlık olarak üretimi kontrol etmek zorundasınız. Yoksa krizden şikâyet etmeye hakkınız yok. Üretimin kontrol edilmesi demek, üretimin insanlık çapında, kolektif bir şekilde dünya çapında kontrol edilmesi, planlanması demek. Kâr etmek için üretim mantığından, gereksinimi gidermek için üretim mantığına geçiş gerekli. Gereksinim için üreten insanlar ancak diğer insanları ellerinin üzerinde tutacak insanlardır. Herkes herkesin gereksinimini gidermek için üretecektir.‘

Söyleşinin ilk yarısı alkışlarla son buldu. Felsefe tarihinin en başından günümüze yaptığımız yolculuk, söyleşinin ikinci bölümünde izleyicilerin sorularına Prof.Dr. Doğan Görmez’in verdiği cevaplarla devam etti. Prof.Dr. Doğan Görmez’in entelektüel birikiminin yarattığı keyifli felsefi söyleşi, moderatör Kemal Sümer’in belirlediği konuları ilginç, çarpıcı, derin sorularla yönlendirmesi muhteşemdi.

 

 


Bu yazı 379 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI